Bilim Neden Var Ve Ne işe Yarar?

Bundan binlerce yıl önce, bugün için ilkel fakat o gün için adeta devrim niteliğinde sayılabilecek ilk aletleri yaptığımızda, gelecekte Marsa gidecek teknolojinin temellerini attığımızı elbette ki bilemezdik. Peki insanlar neden alet yapmak gibi, doğada hiçbir canlıda rastlayamayacağımız (nesne kullanan canlılar elbette var ancak alet yapmak farklı bir durum) bir yetenek geliştirmiş olabilirler? Bunun bence tek amacı, yiyecek bulma ve barınma işini daha kolay çözmek, aynı zamanda tehlikeli ve güçlü düşmanlara karşı stratejik bir üstünlük sağlamaktı. Buna da çok büyük bir mecburiyet vardı aslında. Çünkü diğer canlılara göre düşündüğümüzde insan olarak hayatta kalabilmek için çok kısıtlı imkanlara sahiptik. Biyolog Sinan Canan’ın da ifade ettiği gibi; ne pençemiz ne sivri dişimiz ne de kürkümüz vardı ve yaşamda tamamen çıplaktık. Alet sayesinde ise birçok şey değişti; resmen açığımızı kapatıp, gücümüzün sınırlarını genişleterek koşullara ve diğer canlılara üstünlük sağlar hale geldik. Böylelikle yaşamda pratik çözümler bulmak için  girdiğimiz arayışlar ve alet yapıp kullanmayı öğrenerek edindiğimiz yetenekler teknolojinin gelişimine, teknolojik gelişim de zamanla bilim kültürünü yaratmamıza yol açtı. Teknolojinin bilimsel gelişimi tetiklediği düşüncesi bence çok da yanlış sayılmaz. Çünkü eldeki mevcut teknolojiniz değişen dünyanın ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyince o teknolojiyi geliştirmek için önce bilimsel bilgiyi geliştirmeniz gerekir. Her gelişim de, daha az enerji kullanan ama bir öncekinden daha işlevsel ve yaşamımızı kolaylaştıran teknoloji demektir. Özetle ile bilim, insanın varlığını tehdit eden ve hayatını zorlaştıran sorunları çözmek için ortaya çıkmıştır.  Gelecek açısından düşünürsek, sadece günlük yaşamı kolaylaştırmak için değil ileriye dönük olarak da böyle bir bilim-teknoloji sürecine girmek gerekiyordu. Nasıl bir evren/dünyada yaşadığımızı düşünsenize; ortamı karanlık ve belirsizliklerle dolu, son derece yıkıcı ve de bizim gibi nazik bir canlının doğasına tamamen yabancı. Böyle bir ortamda herhangi bir canlı organizmanın  hayatta kalabilmesi adeta pamuk ipliğine bağlı. Bu sebepledir ki, canlılık, yaşam şansını ve dayanıklılığını artırabilmek için milyonlarca farklı türle dünyaya yayılarak farklı iklim ve coğrafyalarda evrimleşmiştir. Görünen o ki, bu yayılma hadisesi sadece dünya ile de sınırlı kalmayacaktır. Canlılığın, hayatı sürdürebilmek için evrenin (dünya evrende bir noktadır) koşullarına uyum sağlayabilmesi gerçekten zeka gerektiren çok önemli bir beceri. Ancak bu durum bir dezavantaj olarak canlı varlığın kendi sınırlarını aşma sorunu ile karşı karşıya kalmasına da neden olabilir. Malum, insanlık için ise sınırları aşma hadisesi gerçekten hayati derecede önemli bir konudur. Çünkü sınırları aşmak gelişmek, yol almak, ilerlemek anlamına gelir. Bugün mağaradan çıkıp Jüpiter’e uydu gönderebilen insanlar haline dönüştüysek bunu sınırları aşma arzusuna borçluyuz. Dolayısı ile bir canlı türü adaptasyon yolu ile çevrenin karakterine uyumlu hale gelirse kendisini geliştirecek zorlayıcı faktörlerden uzaklaşıp zamanla yok olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalabilir.

Bilim insanlarına göre hikayemiz 3.5 milyar yıl önce tek hücreli bir canlı olarak başladı. O günden bugüne gelene kadar ne çok badireler atlattık, düşünsenize. (Canlı olarak) Milyonlarca türümüz dünya üzerinde defalarca yaşanan büyük doğal felaketlerden dolayı yok oldu bu süreç içerisinde. 3.5 milyar yıl boyunca hayatta kalmak için aşırı stres yaratan tehlike ve tehditlerden kaçmak ve koşullara boyun eğmekten başka bir çaremiz yoktu. Çünkü canlı olarak   dünyada kendimizi nasıl savunacağımızı ve ne yapacağımızı henüz tam olarak bilmiyorduk (hala da öyle aslında). Gerçi bir şeyler yapıyorduk ama varlık düzeyimiz bugünkü gibi bazı yaşamsal sorunları çözebilecek seviyede değildi. Milyonlarca yıl boyunca bildiğimiz en iyi hayatta kalma stratejisi “kaç ve saklan” idi. İnsan türü olarak diğer bir çok canlı gibi çevreye uyum sağlayabilme konusunda da ciddi yetersizliklerimiz vardı ayrıca. Dolayısı ile koşullar insan için pek de olumlu bir gelecek sunmuyordu. Ta ki akıl yürütmeyi öğrenip geleceği planlama becerisi kazanana kadar…

İşte bunu öğrendikten sonra çok şey değişmeye başladı. Artık koşullara uyum sağlamaya çalışmanın, ya da kaçarak yaşamanın bizim hayatta kalma sorunumuzu çözemeyeceğini, hatta tam tersi daha da zorlaştıracağını, yaşamımıza da herhangi bir değer katmayacağını anladık. Hayatın bizi dalgaların savurduğu sal misali oradan oraya sürüklediğini fark ettik. O yüzden son 10 bin yıla kadar bütün dünya ordan oraya göç edip durmuş. Çünkü atalarımız ya uyum sağlayacaklardı, ki koşullar muhtemelen buna izin vermiyordu, ya da rahat yaşayacakları yeni yerler bulacaklardı. Fakat iki çözüm seçeneği de tam olarak sorunları çözmeye yetmiyordu. Çünkü hem değişen dünyanın yarattığı iklim değişiklikleri gibi sorunlar hem de diğer canlıların varlığı bir türlü arzu edilen rahat yaşama imkanını vermiyordu insanlara. İşte bu yüzden bir şeyler yapmak ve dalgaların bizi dilediği tarafa savurmasına izin vermemek gerekiyordu. Sonuç olarak rüzgarı yelken yaparak kullanmayı öğrenip, yaşamda alacağımız yolu kendi inisiyatifimizle belirlemenin önemli olduğunu fark ettik. Hayatta kalmanın yegane koşulunun bu olduğunu idrak ettik bir bakıma. Bunu da dünya üzerindeki yaşam serüvenimizde yüzleşmek zorunda kaldığımız sert deneyimlere borçlu oldğumuzu unutmayalım.

“İnsan bilim ve teknolojiyi aslında evrenin doğasından kopma düşüncesi ile yapıyor da olabilir. Teknoloji ile doğadan kopma düşüncesinin kulağa çok hoş gelmediğini düşünebiliriz. Fakat ben, canlılığın kendi doğasını bulabilmesi için bunu biraz gerekli buluyorum. Çünkü canlılığın bu evrenin bir parçası olmadığını, tam tersi evrenin dokusuna yabancı olduğunu düşünüyorum. Aralarında hiçbir uyum bulunmadığını da canlının hayatta kalmak için sürekli adaptasyona ihtiyaç duymasından anlayabiliriz. Yoksa var olma şansı yok.  Biyolojik bedenimiz elbetteki bu evrene ait malzemelerden oluşuyor. Ama bedenimizin karmaşık ve tuhaf yapısına baktığımızda, canlılığın adaptasyon zorunluluğundan dolayı dış dünyaya “ihtiyaca binaen” uydurulmaya çalışıldığını görüyoruz.”

10 bin yıldan bu yana bu evrende olmayan şeyler yapıyoruz. Elementleri, molekülleri kendi halinden çıkartıp onlara biçim veriyor, bu yolla otomobiller, uçaklar, çatal ve kaşıklar yapıyoruz. Evrenin dokusunu adeta eğip büküyoruz. Mesela sezeryan gibi doğamızda olmayan bir yöntemle yeni canlıları doğuruyoruz. Hastalık dediğimiz biyolojik arızaları çözmek için uğraşıyor, bedenimize operasyon ve ilaçlarla müdahale ediyoruz. Üreme, barınma ve yeme-içme gibi sadece biyolojik bedeni hayatta tutmak için lazım olan temel ihtiyaçları gerçek amacının ötesinde adeta bir yaşam biçimi haline sokmuşuz.

Açıkçası, farkında olmasak da, her ne yaptıysak hepsini doğrudan veya dolaylı yoldan yaşamsal sorunları çözebilecek güce erişebilmek adına yapmışız gibi gözüküyor. Bu durum, biyolojinin evriminden ziyade bilinç ve zihnin evriminin daha önemli olduğunu göstermesi bakımından önemli bence. Şimdi diyeceksiniz ki; zihin zaten biyolojik bir yapı olan beyinle alakalı bir şey değil mi? Emin değiliz çünkü tam olarak zihnin ne olduğunu kimse bilmiyor. Zihnin, beynin ürettiği bir şey olma ihtimali olduğu gibi, tam tersi beyin bir bilinç düzeyi üzerinden zihnin kullandığı bir şey de olabilir. Bence zihin, bilinç taşıyan canlılığın hayatta kalma becerisi kazandıkça geliştirdiği bir şey olmalı. Ve bu zihin geliştikçe de “canlılık bilinci”nin düzeyi de gelişiyor olabilir.

“Bizim 3.5 milyar yıldır hayatta kalabilmek için gösterdiğimiz çabalar farkında olmadan zihin denilen bir olguyu ortaya çıkardı. Bu zihin zamanla bir akıl yürütme becerisine dönüştü ve sonuç olarak yaşamı inisiyatif alarak yönetmeye başladık. Bilim de bunun yolu ya da aracı oldu.”

Özetle; varlığımızı doğal koşulların insafına ve yazgısına bırakarak yaşamaya çalışmak hangi açıdan bakarsanız bakın bizim için riskli ve tehlikelidir. Diğer yandan, canlılık için en ciddi tehdit de kitlesel yok oluşlardır. Bildiğimiz kadarı ile dünya 5 büyük kitlesel yok oluşa marzu kalmış ve türlerin yüzde 99’ı tamamen ortadan kalkmıştır. Bugün yaşayan türler ise geri kalan yüzde 1’den çoğalarak dünyaya yayılmıştır. Bu tip yok oluşlar o kadar devasa boyutlarda ve yıkıcıdır ki, eğer bir şekilkde hayatta kalırsak bir sonrakinden sağ çıkabilme ihtimalimiz olmayabilir. Dolayısı ile hayatta kalmak istiyorsak bu evrende kendi yöntemlerimizle var olabilmeyi öğrenmek zorundayız. Bunu başarabilmek için de Evrenin kurallarını an be an yavaş yavaş esnetmeli, bu süre içinde de onunla iyi geçinmeliyiz. Şu an bilim ve teknoloji de insan için bunları sağlamanın yollarını arıyor. Fizik, kimya, biyoloji ve bunların alt disiplinleri başta olmak üzere; tüm bilimsel disiplinler, birbirleri ile bağlantılı olarak bu amacın bir sonucu olarak doğmuştur diyebiliriz. Ancak bilim iyi de, bunun çevreye duyarsız ve saygısız bir insan nesli yaratmış olması gerçeğini nereye koyacağız bilemiyorum. Bilim ve teknolojiyi kıtlıktan çıkmış hayvanlar gibi yaptığımız da ortad.  Sorun, bilimi bilimden anlamayan kibirli ve kötü niyetli insanların kullanıyor olmasından kaynaklanıyor bence. Ve bu durum bilimin, dolayısı ile canlılığın geleceğini büyük tehlikeye atıyor. Kötü niyetliler teknolojinin peşinde, bilimin değil. 

Naci Kesener,

SAVAS Bireysel Savunma Sistemleri Kurucu Eğitmeni

0 Paylaşımlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

X